İçeriğe geç

İstanbul hipodrom kim yıktı ?

Aşağıdaki yazı, “İstanbul hipodrom kim yıktı?” sorusunu salt bir “fail/suçlu” arayışı olarak ele almak yerine, edebiyatın ve anlatıların gücüyle geçmişin izlerini bugüne taşımayı amaçlar. Kelimelerin içinden seni, bu topraklarda zamanın nasıl aktığını hissetmeye davet eden bir anlatıya çağırıyorum — çünkü tarih, sadece nesnelerden değil, onların etrafında biçimlenen hikâyelerden de ibarettir.

Sözün İzlerini Taşıyan Boşluk: Bir Anlatının Başlangıcı

Bir yazar düşün; elinde eski bir fotoğraf var: Sultanahmet Meydanı’nda, bir zamanlar ihtişamla dolu hipodromun gölgesi. Matbaanın siyah mürekkebiyle çizilmiş bu fotoğrafın kenarında, uzun uzun yürüyen bir figür — belki bir Bizans atlısı, belki modern bir turist — meydanın sınırında duruyor. Gözleri geçmişin izlerini arıyor. Tarihçilerin, arkeologların, akademisyenlerin diliyle değil, bu figürün kendi iç sesiyle soruyor: “Kim yaptı? Kim yok etti? Kim unuttu?”

Bu soruların cevabı, metinler arası ilişkilerde, simgelerin ardındaki kültürel yüklerde ve edebiyatın dönüştürücü gücünde gizlidir. İstanbul’un hipodromu (Eskinin Konstantinopolis Hipodromu), yıllar boyunca yıkımın sadece fiziksel değil, anlatısal bir süreç olduğunu bize hatırlatır.

Semboller ve Anlatı Teknikleri: Hipodromun İzi

“Tarih nesnelerin yok oluşuyla mı söylenir?” diye sormak gerekir. Çünkü bugün İstanbul’da hipodromun fiziksel yapısının büyük kısmı yoktur; yalnızca meydanın zemin altında kalmış katmanları, taş bloklar ve obeliskler vardır. Sfendon olarak bilinen hipodromun çember sınırı ya da diğer büyük yapılar neredeyse tamamen kaybolmuştur. Bu yok oluşun faili tek bir insan, kurum ya da karar değildir; burada imparatorlukların, fetihlerin, yağmaların, kentin yeniden inşasının ve unutmanın izlerini okuruz. ([istanbultakipte.com][1])

Henry James’in “anlatı içinde anlatı” — metinler arası okuma — dediği şey, tam da bu hipodromun kalıntılarına bakışımızda ortaya çıkar: Medyada geçen bakımsızlık hikâyeleri, arkeologların şikayetleri, şehir planlama politikalarının eleştirileri, ve hipodromdan geriye kalan üç obelisk bize çok sesli bir anlatı sunar. Bu anlatı tek bir fail ima etmektense, kentin tarihsel katmanlarının nasıl üst üste bindiğini gösterir.

Bir Metafor Olarak Yıkım

“Yıkım” kelimesi, edebiyatın zemninde yalnızca fiziksel bir yıkımı değil, aynı zamanda anlamın yeniden inşasını ifade eder. İstanbul hipodromunun tarihsel “yok oluşu”, 1204’teki Latin işgali sırasında eserlerin yağmalanmasıyla derinden etkilendi. Bu yağma, hipodromun sanat eserlerinin bronz parçalarının eritilmesi veya Avrupa’ya götürülmesiyle sonuçlandı. Bugün Venedik’teki San Marco Bazilikası’ndaki bronz at heykellerinin hipodromdan getirildiğine dair anlatılar, bir yıkımın başka bir coğrafyada yeniden var oluşunun edebi kodları gibidir. ([Sputnik Türkiye][2])

Edebiyat kuramı, bu tür olayları “tematik yeniden üretim” olarak tanımlar: bir nesnenin yok oluşu, anlatı içinde başka anlamlar kazanır. Hipodromun taş blokları ve tuğlaları fiziksel olarak yok olabilir; ama anlatı, kentin kültür belleğini yaşatır. Tıpkı Dante’nin İlahi Komedya’sında cennete ulaşmak için cehennemden geçilmesi gibi, hipodrom da sadece fiziksel kalıntılarından değil, geçmişin katmanlarından okunmalıdır.

Tarihin Katmanları: Sultanahmet’ten Çırpıcı Çayırı’na

Hipodromun “kim tarafından yıkıldığı” sorusuna yanıt ararken, sadece bir kişiyi veya yönetimi suçlamak edebi olarak yetersizdir. Gerçek cevap, tarihsel süreçlerin toplamındadır:

– Latin işgali ve yağma: 1204’te dördüncü haçlı seferi sırasında hipodromun içindeki heykeller ve sanat eserleri yok edildi veya götürüldü, bu da yapının sembolik anlamını sarsmıştır. ([Sputnik Türkiye][2])

– Doğal süreçler & yeniden kullanım: Roma ve Bizans dönemlerinden bu yana hipodrom mekanları şehir planlaması içinde yeniden işlevlendirilmiş, zamanla başka yapılarla kaplanmıştır. ([peramuzesi.org.tr][3])

– Modern kentleşme ve unutuş: Sultanahmet Meydanı’nın modern turizm ve trafik ihtiyacına göre düzenlenmesi, hipodrom izlerini yer altında bırakmıştır. ([istanbultakipte.com][1])

Bu üç sesli anlatı, edebiyatçılarda sıkça gördüğümüz “çok seslilik” (polyphony) ile benzer: Her biri, hipodrom adının ardındaki anlatıyı farklı bir tonda söyler.

Metinler Arası Bağlantılar: Edebiyatın Gözüyle Tarih

Düşün: Orhan Pamuk’un Istanbul: Hatıralar ve Şehir’indeki gibi, şehir hafızası sadece taş üzerine yazılmamıştır; o taşların yanından geçen insanların konuşmalarında, mektuplarda, şarkılarda, gazetelerde de yazılıdır. Hipodrom, bugün geriye kalan üç obelisk ve çevresindeki mekanın modern işlevleri ile etkileşime girer. Semboller, birer metafor alanı haline gelir — örneğin yılanlı sütun, zaferi ve yenilgiyi aynı anda ima eder. ([turkiyeroutes.com][4])

Edebiyat kuramında intertextuality (metinler arası ilişkiler), farklı anlatıların birbirini nasıl yankıladığını inceler. Hipodromun anlatısında da bu yankıyı duyarız:

– Antik çağ yazarlarının betimlemeleri, hipodromu bir halk mekanı olarak tarif eder. ([peramuzesi.org.tr][3])

– Modern eleştirmenlerin yorumları, şehir planlamasının tarihi dokuyla ilişkisini sorgular. ([istanbultakipte.com][1])

– Arkeologların açıklamaları, hipodromun fiziksel izlerini koruma ihtimalini tartışır. ([Posta][5])

Bu üç metin alanı bir araya geldiğinde, yıkımı tekil bir olaya indirgemek yerine, hipodromun çok sesli kaybı olarak anlamak daha zengin bir perspektif açar.

Bir Anlatının Sona Ermesi Midir Yıkım?

Belki de asıl önemli soru şu: “Hipodrom gerçekten yıkıldı mı, yoksa yalnızca başka bir anlatıya dönüştü mü?” Edebiyat bunu sorgulamayı sever. Bir yapının taşları yerinde olmayabilir, ama o yapı kelimelerde, şiirlerde, anımsanan gölgelerde yaşamaya devam eder. Tıpkı Orhan Veli’nin mısralarında İstanbul’un sokaklarının yaşadığı gibi, hipodrom da bir hafıza alanı olarak devam eder.

Bitirirken: Okurun Çağrışımları ve Duygusal Deneyimler

Peki sen ne düşünüyorsun?

Hipodromun yok oluşunu tek bir failin eylemi olarak mı görüyorsun, yoksa bu yok oluşun aslında şehrin hafızasında nasıl yer ettiğini mi düşünüyorsun?

Bir yapı fiziksel olarak yok olduğunda, anlatı içinde ne kadar yaşayabilir?

Geçmişin katmanlarıyla modern yaşam arasındaki bu diyalog, İstanbul’un güncel kimliğini nasıl şekillendiriyor?

Bu sorular, yıkımı sadece bir eylem olarak değil, kent anlatısının sürekliliğinin bir parçası olarak düşünmeni sağlar. Çünkü edebiyat, bize gösterir ki geçmiş yalnızca biten zamanların toplamı değil, hâlâ okuduğumuz, yazdığımız ve anlattığımız hikâyelerin içinde yaşayan bir ruhtur.

[1]: “CHP’li İBB yönetiminin tarihi eserlerimize saygısı yok » İstanbul Takipte İstanbul Yerel Haber”

[2]: “Sanat tarihçisi Yılmaz İstanbul Hipodromu’nu anlattı: ‘Kentin en yaşlı anıtlarından biri’ – 28.09.2022, Sputnik Türkiye”

[3]: “Pera Müzesi | Hippodrom/ Atmeydanı”

[4]: “Sultanahmet Square (Hippodrome)”

[5]: “Veliefendi Hipodromu tarihe karışıyor – Gündem Haberleri”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort
Sitemap
grandoperabet resmi sitesitulipbetgiris.org